Breathless



Breathless benim en çok sevdiğim -hatta daha abartılı bir tabirle taptığım- filmlerden biri. Bu ay yazacağım filmleri belirlerken kapanışı Breathless ile yapmaya daha en başından karar vermiştim ve Esra da bu filmden bir sahne seçtiği için blogumda ilk kez bir film için -bu film Breathless olduğu için çok mutluyum- iki ayrı yazı birden oluyor :) 

Benim Breathless'ta en çok sevdiğim sahneler Michel'in Patricia'nın dairesine sığındığı zamanlarda aralarında geçen konuşmalar ve birbirlerine karşı tutumları. Bahsetmek istediğim sahnede de Patricia, Michel'e "Sen bana bakmayı kesene kadar sana bakacağım" diyor ve elindeki rulodan Michel'e bakmaya devam ediyor. Sonrasında yumuşak bir öpüşme sahnesi görüyoruz. Fakat filmin en güzel yanlarından biri de tüm bu romantizme rağmen Michel'in anti-kahraman özelliklerinin ve Patricia'nın kafasının karışıklığının sürekli devam etmesi ve aralarındaki ilişkinin karmaşıklığının bitmek bilmemesi.

Bahsettiğim sahneyi videoda 7:38'ten sonra izleyebilirsin.



Beyaz Bant



Ne zaman bir Haneke filmi izlesem sarsılıyorum ve allak bullak oluyorum. Filmin bitmesi bir rahatlama hissi vermiyor, aksine daha da çok düşündürüyor ve düşündükçe daha da çok rahatsız ediyor. Bildiğiniz adamı duvara çarpıyor sanki Haneke'nin filmleri.  

Geçen yılın en iyi filmi Beyaz Bant'tı benim için. Haneke'nin gerçekçiliği, etkileyiciliği ve bunların yarattığı pessimizm yine iliklerime kadar işledi Beyaz Bant'ı izlerken. Hiyerarşi, disiplin, saygı ve cezanın bir neslin üzerindeki etkisi; suçu, suçluluğu ve yavaş yavaş faşizmi doğurması muhteşem işlenmişti filmde. Bahsetmek istediğim belirli bir sahne yok filmden; ama papazın kızının cezaya çarptırıldıkta sonra bayılması ve oğlunun bir yandan ağlarken bir yandan da suratının aldığı nefret ve hınç ifadesi gerilimi tavan yaptıran, Haneke'nin ciddiyetini çok etkileyici bir biçimde hissettiren sahnelerdi.



Pınar'ın Sahnesi



Film noir etkisinin de bulunduğu bu aşk nefret dengesizliği içerisinde üçlü bir ilişkiyi alan filmde  Gilda'nın (Rita Hayworth) o şeytani cezbedici oyunları bana neden bilmem inanılmaz bir zevk vermiştir. Sonlarına doğru "put the plame on mame" söylerkenki tüm sahne senin bloga girmeyi hak ediyor. (Aslında o filmde başka sahnelerim de var. O da Johnny'i gördüğü ilk zamanki saçlarını savuruşu ve pis pis bakışı... Johhny Farell'i ne kadar sevip nefret ettiği bakışı..of of of..bak heyecanlandım tekrar )
Eldiven sahnesi tabii tek başına legendary olmuş artık. Hak ediyor da ayrıca:) Bir de üzerine filmin o şahane kostümleriyle ayrıca diğer dans sahneleri de tek başına dikkat çekiyor..
Gelmiş geçmiş en"femme fatale", en karanlık, en gizemli en efsanevi kızıl kadın... Şeytani Gilda ve hayatı alt üst olmuş zavallı Johnny Farell! izlediğin sahnelerde o aşk nefret ilişkisini en derinde hissedebiliyorsun!
-How much i hate you, Johnny?
Ah ah klasiklerin tadı tuzu bir başka oluyor azizim. Ah Gilda...İyi ki varsın :)


Pınar,

Persona



Bergman'dan kimlik, rol ve karakter kavramları üzerine bir başyapıt, Persona. Bana göre filmin en güzel, en metaforik ve en yoğun sahnesini izlemek isterseniz:


Sabrina



"Oh never resist an impulse, Sabrina. Especially if it's terrible"

Audrey Hepburn'den bir sahne daha. Evet kendisine torpil geçtiğimi düşünmeye başlamış olabilirsiniz; ama eğer en sevdiğim aktrislerden biri en sevdiğim şarkılardan birini söylüyorsa ister istemez bu benim en sevdiğim sahnelerden biri olacaktır :p 

Sabrina ve Linus'un birbirlerine karşı hislerinin La Vie En Rose eşliğinde yoğunlaşması çok romantik geliyor bana. İzlemek isterseniz:


Esra'nın Sahnesi



İzlediğim en 'cool' karakterlerin olduğu filmdir belki de "Breathless". Bana nedense Teoman'ın 'hani çok sevdiğin o filmi gördükten sonra, kısacık kestirip saçlarını içtin ilk sigaranı' sözlerinin geçtiği papatya isimli şarkısına ilham kaynağıymış gibi de geliyor. Bence, kendini özgürleştiren her kadına bir rol model adeta Jean Seberg. Hatta bu filmden bana Mehmet ilk bahsettiğinde ve Jean Seberg'in başına gelen acıklı durumları anlattığında ne kadar üzüldüğümü hatırlarım.

Godard'ın kıvrak zekası ve sinema birleşince ortaya çıkan bu kült yapıt, tek bir seferlik değil, bir ömür boyu akla geldiğinde izlenmesi gereken cinsten...Filmin konusu bir hırsız ve onu saklamasını istediği bir kız ile aralarındaki diyaloglar üzerine gelişiyor.

Bu sahnede, Patricia'nın (Jean Seberg) sokaklarda (Champs-Elysees'de) "New York Herald Tribune" sattığı ve bir anda yanına yaklaşan Michel (Jean-Paul Belmondo) ile yine hatrı sayılır bir diyaloga başladıkları sahne.

Filmin fragmanı:



Esra,

Hiroshima Mon Amour



Hiroshima Mon Amour'un başlangıcında birbirine sarılmış iki beden görünür, küllerle kaplı iki beden. Hiroshima'daki tarihin muhteşem bir metaforudur küllere bulanmış ve sarılmış bu bedenler. Vücuda yapışmış  küller Hiroshima'daki savaşı, atom bombasını hatırlatır bir anda. Yağmurla eriyip giden küller savaşın yok ettiği ya da üstüne sineceği aşkları, unutulanları hissettirir.

   

Lavatory-Love Story



Lavatory-Lovestory kısa animasyon film dalında 2009 Oscar adayı. Benim de çok sevdiğim animasyon çalışmalarından biri. Film, çiçekler dışında tamamen siyah-beyaz çizimlerden oluşuyor. Benim bu kısacık filmden en sevdiğim sahne kadının yerleri temizlerken hayal kurmaya dalıp uçup gittiği sahne :)
Animasyonu izlemek isterseniz:

  

UMUT



"Modernleşme adı altında toplumun sınıfları arasındaki mesafe artar, güçlü-güçsüz, zengin-fakir, haklı-haksız ayrımı para ve varlık temelli bir boyut kazanır. Yılmaz Güney filmleri çağdaşlaşan Türkiye’nin toplumsal ve politik düzenini en doğal ve yalın haliyle gözler önüne sererken insanları düşündürmeye, yöneticileri ve burjuvaziyi kızdırmaya, fakirin ve emekçinin ise umudu olmaya baslar. Tasarlanan hayatları olması gerektiği gibi anlatan Yesilçam filmlerinin  tam aksine Yılmaz Güney’in yarattığı bu devrimci sinema, sanatı sınıf mücadelesinin ve toplumsal uyanışın önemli bir aracı olarak görür."

Fakir arabacının atının ölmesi hiç önemli değildir, çünkü zengin adamın arabası ata çarpıp zarar görmüştür. Parasız adamın şikayet etmeye, şikayet merciinin karşısında oturmaya bile hakkı yoktur. Üstüne üstlük aşağılanır ve kovulur merkezden.



Wild Strawberries



Ingmar Bergman beni en çok etkileyen, en çok şaşırtan yönetmenlerden. Bugün bahsetmek istediğim sahne de Bergman'ın Wild Strawberries filminden. Wild Strawberries'de Profesör Isak'ın rüyası, hem içeriğinden hem de çekimlerinden çok etkilendiğim bir sahne. Isak'ın yalnızlığı ve ölüme yakınlığı çok güçlü bir anlatımla sunuluyor seyirciye bu rüya sayesinde. Bergman'ın çekimleri, rüyadaki sürreel unsurların sunumu ve özellikle rüyanın bitişi, Bergman'ın ustalığını konuşturmasının ötesinde bir başyapıta imza attığını önceden hissettiriyor. Sahneyi izlemek isterseniz:



Roman Holiday



Prenses kimliğinden sıyrılıp gizlice unutulmaz bir Roma tatili yapan Ann, kraliyete geri döndüğünde basının karşısına çıkar ve beklemediği biriyle karşılaşır. Joe, Ann'in Roma tatilinin romantik kahramanıdır; ama bu sefer prensesin karşısına gazeteci olarak, gerçek kimliğiyle çıkmıştır. Joe, Ann ile göz göze geldiğinde,  bakışlarıyla tatilde yaşadıkları her şeyin aralarında bir sır olarak kalacağının güvencesini verir ve Ann'e kibarca gülümser.

   

Kill Bill 1 & 2

  

Kill Bill, Tarantino'nun etkilendiği filmlere saygı duruşunda bulunan ve dövüş filmlerine ait pek çok öğeyi içinde barındıran bir seri. Tabi Tarantino'nun bu öğeleri kurnaz mizahıyla harmanladığını ve seyirciye farklı bir  film lezzeti sunduğunu da belirtmek gerek. 

Benim bugün bahsetmek istediğim iki siyah-beyaz sahne var Kill Bill'den. (Siyah beyaz eski filmlere de çok hakim olan Tarantino'nun bol referanslı ve göndermeli Kill Bill serisinde siyah beyaz sahnelere yer vermesi tahmin edersiniz ki kaçınılmaz bir durum :) 

Kill Bill 1'de "The Bride" (Uma Thurman), O-Ren'den (Lucy Lui) intikam almak için gittiği House of Blue Leaves'te dev bir orduyla karşılaşır ve dövüşürken kafaların kopmasıyla, kolların bacakların uçmasıyla artan şiddet artık siyah beyaz sahnelerle sunulur seyirciye. Bu bağlamda siyah beyaz sahne seyircinin rahatsızlık  duymasını azaltan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor; fakat gelin görün ki film renkli sahneye geçtiği an bu sefer mekanın ışığı kapatılıyor ve The Bride karanlıkta dövüşmeye zorlanıyor. Burada Tarantino'nun şiddet  sahnelerine duyduğumuz hassasiyeti tiye aldığını mı yoksa buyrun efendim renkli sahne ama ışıkları kapadık,  korkmayın simsiyah görün insanları dediğini mi anlamamız gerekiyor, emin değilim açıkçası.

Bir diğer sahne de Kill Bill 2'den. Bu sefer siyah beyaz sahne flashback amaçlı kullanılıyor ve The Bride'ın düğününe düzenlenen saldırıyı ve kilise katliamını izlememiz sağlanıyor. Bu sahnenin acımasızlığı da en çok etkilendiğim sahnelerden. 

Filmlerin fragmanlarını izleyip olanı biteni hatırlamak ister veya filmler hakkında fikir edinmek isterseniz buyrunuz:



Arda'nın Sahnesi



Ocak ayının başında blog’un bu ayki konseptini gördüğümden beri (ki değinmeden geçemeyeceğim, olağanüstü olmuş!) benim de bir sahne yazasım vardı, ama ne olduğunu çıkaramamıştım bir türlü. Aralıklarla düşündüm üzerinde, şüphesiz insanın aklına bir sürü alternatif de geliyor; ama olur ya hani, zihninizin gerisinde unuttuğunuz bir şey olduğundan eminsinizdir, aklınıza gelenlerin o şey olmadığından da eminsinizdir, gel gör ki hatırlayamazsınız bir türlü. Benimki de öyleydi işte: emindim gönlümde apayrı yeri olan, çok çok sevdiğim bir siyah-beyaz sahne olduğundan ama ne olduğunu çıkaramamıştım bir türlü. Ta ki yarım saat önce apansızın kafama dank edene dek: “8 ½” daki harem sahnesi!

Hepimizin zihninin içinde en güzel anılarımızı sakladığımız bir sandık var muhakkak, ara ara açıp baktığımız. “8 ½” un kadınlara düşkün baş karakteri Guido’nun ise zihnindeki bu ayrıcalıklı yeri hayatında tanıdığı tüm kadınlara ayırıp, kendi sandığını enikonu bir hareme dönüştürmüş olmasına şaşmamalı. Guido için son derece güzel, sinemasal bakımdan değerlendirildiğinde ise efsane bir fikir! Sahnenin her bir karesinde taşmakta olan enerji bir yana, bu hayal âleminin kırılganlığı ve sonrasında Guido’nun, bu saklı cennetinde ortaya çıkan krizi çözme metodu düşünüldüğünde baş karakterin psikolojik profilini on dakikada seyircinin gözleri önüne sunmasıyla her türlü övgüyü hak ediyor.

http://www.youtube.com/watch?v=pWZmOkDdfAk
  

Arda,


Raging Bull



Ekrana simsiyah yansıyan ring iplerinin oluşturduğu çerçevede Jake La Motta'nın görüntülendiği bu sahne çok sade olduğu kadar çok da anlamlı bir sahne benim için.
İçerde Jake'in sergilediği güç gösterisi sadece ring ile sınırlı; ringin üstinde, iplerin arasında olduğu sürece var oluyor sanki Jake. 
Ringin dışında hiçbir yeri görememek, sadece patlayan flaşları fark etmek ise işin aslında bir showdan, bir eğlenceden ibaret olduğunu, Jake'in sonraki kariyeri ile boksör kariyeri arasında aslında büyük bir benzerlik olduğunu vurgular cinsten.

  

Vincere



Vincere geçen yılın en etkileyici filmlerinden biri. Mussolini 'nin en güçlü dönemleri için, yönetmenin oyuncu kullanmak yerine Mussolini'nin halka hitap ettiği gerçek video kayıtlarından yararlanması ve bunu filmdeki izleklerden  biri haline getirmesi Vincere'nin sinema dilini çok farklı ve başarılı kılıyor.

Filmde, Giovanna Mezzogiorno'nun oyunculuğunun da muhteşem olduğunu belirtmeden geçmek istemedim. Kendisini Karşı Pencere'den hatırlayabilirsiniz.

   

Veronika Voss



Filmin sonu yaklaşırken Veronika Voss psikolojik bunalımını ve kaybettiği şöhretini bir an için gölgede bırakacak çok etkileyici bir performans sergiler. Veronika Voss'un o anki karizması ve cazibesi, Fassbinder'in kontrastı çok yüksek bu siyah beyaz sahnesinde daha yoğun  ve daha güçlü bir anlam kazanıyor. 

  

Susuz Yaz



Susuz Yaz'da su kanalının önünü keserek köy halkını zor duruma sokan ve vereceği su karşılığında para isteyen Osman'ın, ölümünün kimseyle paylaşmadığı, kendine parsellediği suda gerçekleşmesi ve su yolunun kapağının açılmasıyla suyun Osman'ın cansız bedenini kusması çok etkileyicidir. Erol Taş'ın oyunculuğu göz doldurur.


Mary And Max



Mary and Max, biri Avustralya'da diğeri New York'ta yaşayan iki mektup arkadaşını anlatan, gerçek bir hikayeden uyarlanmış bir stop-motion. Animasyonun Avustralya'da geçen sahneleri kahverengi tonlarında, New York kısmı ise siyah, beyaz ve gri. Mary yalnız, küçük bir çocuk; Max ise 40'lı yaşlarında asosyal ve takıntılı bir adam. Mary'nin Max'e yazdığı mektupta "Çocuklar nasıl doğar" sorusuna Max'in verdiği cevap ve cevabı yazarken kafasında beliren görüntü, mizahına çok güldüğüm sahnelerden.

"Sevgili Mary,
Maalesef Amerika'da çocuklar kola kutusunda doğmuyor. 
Annemin anlattığına göre Yahudiysen hahamların,
 Hrıstiyansan Katolik rahibelerin, ateistsen de fahişelerin kuluçkaya 
yattığı yumurtalardan doğuyorsun."
  
  

Bir Kadın'dan Bir Sahne


İkisi de Hable Con Ella'nın siyah beyaz sekansından alınma. İçtiği iksir yardımıyla gençleşmeyi umarken sürekli küçülen adam ve onu seven kadının hikayesi. Adam dışarıda, küçük ve onsuz yaşamanın nasıl da anlamsız olduğuna kanaat getirip hayatını "içeri"de sürdürmeye karar veriyordu.
Filmi çok severim, bu sahneler de çok güzel ve anlamlı bence.

Bir Kadın,
   

Hacer'in Sahnesi


"Stay with this kid, he is a loser" 

The Hustler'da Paul Newman'ın o serseri hali karambolcü bir bilardo oyuncusuna cuk diye oturur. Hayatta sürekli kaybeden biri olarak efsanevi oyuncu Minnesotalı Fats'ı yenerek ülkenin en iyisi olduğunu kanıtlamaya çalışan Hızlı Eddie istediği miktarda para kazansa da sırf Fats'e meydan okumak için oyundan çekilmez, en iyisi olduğuna dair büyük laflar eder. O sırada yanlarında bulunan kumarbaz Bert Gordon ise Fats'e oyuna devam etmesini önerir ve "O" nun bir mağlup olduğunu söyler. Bunu duyan Eddie'nin bakışları, arkadaşıyla dialogları, gülüşü,  oyunun devam etmesi, kaybeden Eddie'nin hali en sevdiğim siyah beyaz sahnelerdendir. Ayrıca aynı gecenin sabahında otogarda Sarah'la tanışmalarını takip eden sahneler de çok çok hoşuma gider :)
                       
http://www.youtube.com/watch?v=1jBQqBIhSzQ&feature=related
                                            
Hacer,
                  

Vesikalı Yarim


"Sevgi de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık"

Hüznüne hayran olduğum filmlerden biridir Vesikalı Yarim. 
Sabiha ile Halil'in yollarının ayrılacağını, kaderlerinin birleşmeyeceğini hissede hissede izlersiniz filmi. Birbirlerini sevmişlerdir ama Sabiha bir cümleyle özetler her şeyi: "Sevgi de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık". Halil evlenmeden önce, Sabiha pavyona düşmeden önce...

  

Siyah Beyaz Sahneler

Ocakta seçeceğim sahnelerin renkleri biraz değişecek; çünkü tamamı veya bir kısmı siyah beyaz filmlerden, en sevdiğim siyah beyaz sahneleri yazacağım bu ay. Sizlerin de favori siyah beyaz sahnelerinizi merakla bekliyorum. Blogum şeklen de bu ayın konseptine hazır olduğuna göre bence artık başlayabilirim :)
Keyifli okumalar.


Yeni Yılınız Kutlu, Mutlu, Bol Filmli olsun


 
Öncelikle mutlu yıllar diliyorum herkese!!!
Grinch'in kibirli  ve şaşkın bakışı bu ayın son bakışı :)
2010'a dönüp baktığımda benim de suratımın hafiften bir Grinch ifadesi aldığını itiraf edebilirim :p

http://www.youtube.com/watch?v=KxE0Y2XMaF4/
  

Yumurta



Semih Kaplanoğlu'nun filmlerinde bakışların çok önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Kadraj dışına yönelen bakışlar ve karakterlerin nereye baktıklarını görememek, perdedeki görüntüyü bilinmeyene doğru çekiyor ve anlatılana görünenin ötesinde bir anlam ve maneviyat kazandırıyor.

Yumurta'nın açılış sahnesinde de Yusuf'un annesi puslu bir yoldan gelip, yeniden başka bir puslu yolda, sislerin arasında kayboluyor. Kadrajda en belirgin olduğu anda bile bakışları hep ötelerde, görünmeyende. Bence bu sahne, hayatın ve ötesinin ve hatta berisinin muhteşem bir tasviri. Bilinmeyenden gelip, bilinmeyene doğru yönelmek. Ölüme doğru yol almak; ama sonrasını görememek. Yolun en belirgin, en görünen kısmında (ya da öyle sandığımız kısmında) bile bakışların uzaklarda olması, soyut bir anlam barındırması.

   

Precious



Bu yıl seyrettiğim filmlerden ikisi, izlerken beni hem çok yordu hem de çok duygulandırdı. İki filmin başkarakterlerinin başına gelenler için de "yok artık, bu kadarı da fazla" dedim ve söylene söylene izledim her ikisini de. Bu filmlerden biri Die Fremde, diğeri de Precious. Bugünkü bakış sahnemde de Precious'tan bahsetmek istiyorum. Kafamda belirli bir sahne yok; ama ne zaman filmden bahsedilse Precious'ın asık suratı ve umutsuz bakışları aklıma geliyor. Dışlanmış, ezilmiş ve sesini çıkaramayan genç bir kızın yüzüne sinmiş o  umutsuz bakış nedense hafızamdan silinmiyor bir türlü. 

  

Yüzüklerin Efendisi - Gollum



Frodo, Mordor'un gizli geçidini bildiği için Gollum'u da yolculuklarına dahil etmek ister. Sam'in tüm itirazlarına rağmen Frodo Gollum'un elinden tutar ve yola koyulurlar. İşte tam da o esnada Gollum'un Sam'e attığı öyle pis   bir bakış var ki Gollum'un tüm hinliğini ve hırsını bir anda gözler önüne seriyor.


Cat On A Hot Thin Roof



Maggie'nin ilgiye ve sevgiye muhtaç, yalvarır bakışlarının yanında Brick'in ilgisiz, dalgın ve hüzünlü bakışı...



Csyasoo'dan Bir Sahne



Ben de bi' sahne yollayayım. Majid Majidi'nin Beed-e majnoon / Söğüt Ağacı filminden bir sahne. 8 yaşından bu yana kör olan Youssef'in geçirdiği başarılı ameliyattan sonra havaalanında onu karşılayanlar arasında annesini görmesi. Görmesinden öte hissetmesi.


 Bu ay konu bakışlarla ilgili olduğundan manalı olur dedim, 40 yıl kadar kör yaşamış birinin yıllar sonra açılan gözleri ile en son 8 yaşındayken yüzünü gördüğü annesini tanıması.
 

     

Rear Window


  
Lisa uyumakta olan sevgilisi Jeff'e doğru yaklaşırken Jeff uyanır ve Lisa'nın kendisine doğru eğildiğini görür. O an Lisa'nın Jeff'e bakışı, Jeff'in gözünden Lisa'nin tüm zerafeti ve güzelliği (Grace Kelly, picture of a beauty queen) ve de Lisa'nın Jeff'i öpmesi (bence sinema tarihinin en romantik öpüşmelerinden biri) Rear Window'un bu sahnesini unutulmaz sahnelerden biri kılıyor.

Bir Sahne de Didem'den

  
  
Romantik film seviyorsanız ve henüz izlemediyseniz Before Sunset'i kesinlikle kaçırmamanızı öneririm. Tabi ki Before Sunrise'ı izledikten sonra. İki kere izlediğim ender filmlerden biri. Birbirini yeniden bulmaya çalışan iki insanın ilk karşılaşma anında hissedebileceklerini Julie Delphy özetliyor. Bakışı görmek için fragmanı burda bulabilirsiniz. İyi seyirler:) 
          
               
Didem,
http://didigetsgreener.blogspot.com/
        
                                     

Bu Ayın İlk Konuk Sahnesi Esra'dan



2009 yapımı Arjantin–İspanyol ortak yapımı El Secreto de Sus Ojos (The Secret in Their Eyes) emekli olan bir avukatın roman yazmaya karar vermesi üzerine 20 sene önce meydana gelen bir cinayet ve olaya bir şekilde karışmış olan insanlar ve bu insanların birbirleriyle olan ilişkilerini 20 sene sonrasında bize anlatmak üzere konumlanmış. Belirtmek isterim ki, filmin içerisinde zamanın Arjantinini anlatan siyasi odaklı ince detaylar da mevcut hoşuma giden.
Bu filmde kullanılan bakış sahneleri, gerçekten film içerisinde öyle kilit noktalarda odaklı ki, yönetmen Juan Jose Campanella zekası ile takdir ettiğim yönetmenler arasına bu sayede girmeyi başarmış durumda.
2010 yılında en iyi yabancı film oscar’ını kucaklayan El Secreto de Sus Ojos’un fragmanı:


Benim film içerisinden uzun elemeler sonucu seçtiğim sahneye gelecek olursak;  bu sahne Arjantinli oyuncu Soledad Villamil tarafından hayat verilen karakter Irene’in film içerisinde tek kelime bile söylemeden, bizim onun içinden geçenleri bir bir anladığımız kare. Irene, uzun zamandan beri Benjamin’den duymayı beklediği sözcüklere pür dikkat hazırlamışken kendisini, birden duymak istediklerinden çok ama çok uzakta sözcüklerle yüzleşince belki Benjamin anlamadı onu ama biz çok iyi anladık...
  
Esra,

Me, Myself & Irene


Hissiyatı bol bakışlardan beni çok güldüren, komik bir bakışa geçiyorum bugün. Jim Carrey'nin şizofren bir adamı canlandırdığı Me, Myself and Irene'de sert mizaçlı Hank karakterinin Irene için tango yapan bakışlarını izlemek için buyrunuz:


Ne zaman Jim Carrey'den laf açılsa aklıma ilk gelen sahnelerinden biri de bu. Jim Carrey'dir, ne yapsa yeridir
:)

In The Mood For Love


Benim için In The Mood For Love, melankolinin beyazperdede can bulmuş hali. 
Filmin eşsiz müziğinin So ve Chow'un dalgın bakışlarıyla birleştiği bu sahne de boğaz düğümleyen, insanı  mahveden sahnelerden. 

    
    

Volver



Raimunda annesinin en sevdiği şarkılardan birini söylerken yıllarca öldüğünü sandığı annesi uzakta bir gölge gibi onu dinlemektedir. Raimunda birden annesini  fark eder, bakışları annesine kilitlenir. Bir yandan şarkısını söylemeye devam ederken bir yandan da şaşkınca hayalini gördüğünü zannettiği annesine bakmaya devam eder.


P.S: Filmde Penelope Cruz, Estrella Morente'nin söylediği Volver'e playback yapmaktadır. 


  

Altın Küre Adayları




Ve bu hafta Altın Küre adaylarının açıklanmasıyla ödül mevsimine resmen girmiş olduk. Bu yıl aday listesinde izlemediğim çok fazla film var. Özellikle The King's Speech, I am Love, Black Swan ve The Kids Are All Right merakla beklediğim ve izlemek için can attığım filmler. Adaylara bakmak isterseniz;

http://www.goldenglobes.org/nominations

P.S: Altın Küre adayı diziler arasında da Modern Family bambaşka diyor ve hepinize güzel bir haftasonu diliyorum.

The Reader



Beraber olduğu 15 yaşındaki çocuğun ağlayarak beni seviyor musun demesinin ardından Hanna çocuğa bakar ve kafasını evet dercesine hafifçe sallar.

   
   

Üç Maymun



Nuri Bilge Ceylan filmlerinin en sevdiğim özelliklerinden biri, karakterlerin bakışlarının fotoğraf gibi arka planlarla birleştiği sahneler. Üç Maymun için de bakışların konuştuğu bir film demek yerinde bir tanımlama olur diye düşünüyorum. 

Hacer'in Servetle buluşmaya giderken arkasına bakması, aslında geride bıraktıklarına attığı bakış Üç Maymun'un en sevdiğim sahnelerinden.



Jack Goes Boating


Bu bakış sahnesi başka bir bakış sahnesi :) Çünkü duygusal veya manidar bir bakış sahnesi seçmedim bu sefer. Seçtiğim sahne çok başarılı görüntülenmiş, etkileyici bir bakış sahnesi.

Jack Goes Boating'de Jack'in yüzücü gözlüğü gözündeyken etrafına bakışı ve bizim bu bakışı direk Jack'in gözünden izlememiz çok orjinaldi. Gözlükte oluşan buğulanma, gözlüğün çerçevesi ve gözlükteki su damlacıkları kadrajda beliren ince ve hoş detaylardı ve sanki arada kamera, perde yokmuş gibi bir his uyandırıyordu.

Philip Seymour Hoffman'ın yönetmenliğini de üstlendiği Jack Goes Boating fragmanı için
http://alturl.com/v9mdn
          
              

Somewhere



Sofia Coppola'nın son filmi Somewhere'i Lost in Translation'a benzer bir filmle karşılaşacağım beklentisiyle izledim Filmekimi'nde. Genel olarak iki filmin karakterlerini ve hissettirdiklerini benzettiğimi söyleyebilirim; ama Coppola'dan beklemediğim bir finalle kapandı film. 

Filmde, Hollywood'da çok meşhur bir film yıldızı olan Johnny'nin kahvaltı masasındayken, hayatına yıllar sonra   dahil olan kızına bakışı çok etkilemişti beni. Kızına karşı sorumluluklarını yerine getirememenin yarattığı şaşkın, mahcup ve üzgün bir bakıştı.




Far From Heaven



Ortaokuldayım yanlış hatırlamıyorsam, Arı Sineması'nın koridorunda Cennetten Çok Uzakta diye bir filmin afişi gözüme çarpıyor. Afişte iri gözlü bir kadının tarif edemediğim bir bakışı var ve neye bakıyor, neden böyle bakıyor  merak ediyorum. Böyle bir afişle filmin adının ne alakası var, filmin konusu ne, ilgimi çekiyor; ama   unutuyorum bir süre sonra.

Yıllar sonra üniversitemin film merkezinin gösterim programında gördüm filmin adını ve görür görmez filmin afişi canlandı gözümün önünde. Filmi izleyebildim bu sefer. Son sahnede anlamlanıyor o bakış ve sonrasında Far From Heaven herkese izlemesini tavsiye ettiğim filmlerden, Julianne Moore da ne yapsa takibe aldığım, favori oyuncularımdan biri oluyor.

Filmin son sahnesi olduğu için bakış sahnesini anlatamıyorum maalesef. Film hakkında çok büyük bir spoiler vermek istemem :)

Filmin fragmanı için
    
    

Vavien



Vavien bu yıl en çok beğendiğim yerli filmlerden biri. Filmde Taylan biraderlerin yönetiminin ve Engin Günaydın'ın senaryosunun çok güzel paslaştığını düşünüyorum. Filmin mizahının, dramının, geriliminin, gerçekçiliğinin ve masalsılığının enteresan bir ayarı, cezbedici bir tarafı var.
  
Filmde Sevilay "Ben para pul istemiyom Celal, ben seni istiyom" derken bir yandan da  bakışları o ezilmişliğini, yorgunluğunu ve mutsuz evliliğini kurtarmak için çabalayışını o kadar güzel tasvir ediyor ki ne zaman Vavien'den bahsedilse Binnur Kaya'nın o bakışları gözümde canlanıyor.



Caramel



Caramel, iki yıl önce İstanbul Film Festivali'nde izlediğim, Beyrut'ta yaşayan ve yolları güzellik salonunda birleşen kadınların hikayelerini anlatan, eli yüzü düzgün bir filmdi. Filmde akli dengesi yerinde olmayan, zeka yaşı çocuk kalmış kız kardeşine bakan Rose'un unutamadığım bir bakış sahnesi var.

Yıllar sonra ilk kez bir randevu için hazırlanan ve güzellik salonuna giden Rose, döndüğünde kardeşini   görmezden gelmeye çalışsa da kardeşinin yan odadan seslenişi gelir kulağına, kapı arkasından söylediklerini işitir. Rose'un bakışları kapıya yönelir ve öylece bakar bir süre. Mutluluğu ve aşkı elde etmeye çalışırken üzerine kapattığı kapıyı, daha doğrusu örtbas ettiği gerçeği daha fazla görmezden gelemez. Kapıya bakarken  idrak eder bir adamla buluşmanın onun için çok zor olduğunu. Kardeşini yalnız bırakamayacağını anlar. Makyajını siler ağlayarak ve kapıyı açar...

Filmin fragmanı
http://www.youtube.com/watch?v=
  
        

Away From Her



Away From Her, Türkiye'de vizyona girme şansı bulamamış, çok naif bir film. Filmin  aşk, yaşlanma ve hafıza üzerine çok sade ve zarif bir yorumu var. Alzheimer eşini (Fiona) kliniğe yatırdıktan sonra eşinin onu unutmaya başlamasıyla yüzleşmek zorunda kalan bir adamın (Grant) hikayesi üzerinden ilerliyor. Julie Christie'nin muhteşem bir performansı var ve bakışlarının Fiona'nın hissettiklerine, içinde bulunduğu duruma kattığı derinlik takdire şayan.

Away From Her'den paylaşmak istediğim iki bakış sahnesi var. Fiona'nın tek başına dolaşmaya çıktığında bir  an hiçbir şey hatırlayamamanın bakışlarında yarattığı tedirginlik ve şaşkınlık beni çok etkilemişti. 
Bir de Grant'in Fiona'dan bahsederken "I never wanted to be away from her, She had the spark of life" diyip Fiona'nın Grant'in gözlerinin içine bakıp ona evlenme teklif ettiği anı zihninde canlandırması Away From Her'ün unutamadığım sahnelerinden.



The Silence of The Lambs


-Well Clarice, have the lambs stopped screaming?

Rahatsız edici, keskin ve şeytani bakışlarıyla Dr. Hannibal Lecter bir yandan psikopat ruhlu bir seri katil, bir yandan da dahi bir psikiyatrist. Ve de sinema tarihinin gelmiş geçmiş en kötü adamı. Benim de en sevdiğim kötü karakter.

Hannibal'ın gözlerini Clarice'e dikip Clarice'in çocukluk travması hakkında art arda sorular sorduğu sahne de The Silence of The Lambs'in unutamadığım sahnelerinden.
  
Filmin fragmanı için

P.S: Geçen yıl Empire dergisinin 20. yıl kutlamaları için çekilmiş Jodie Foster ve Anthony Hopkins fotoğrafını çok beğenmiştim, sizlerle de paylaşmak istedim. 


Corpse Bride



Bu sahneye benim kadar çok hüzünlenen biri daha var mıdır acaba?
Emily elindeki buketi atıp yavaşça yürür, dolunaya bakar, derin bir iç çeker ve sonrasında  kelebeklere dönüşüp hafifler, uçar gider...


P.S: Animasyon bir karakterin bakışlarına bu kadar derin bir anlam yükleyebilen Tim Burton ve ekibine sevgiler,  saygılar.


Karşı Pencere



Karşı Pencere'nin Giovanna'nın bakışlarıyla kapanan, ince düşünülmüş bir son sahnesi var. Giovanna'nın  yüz ifadelerini, hissettiklerini sadece yakın plan bakışlarından anlamak oldukça etkileyici.
Filmin fragmanı için


P.S: Bana bu sahneyi hatırlatan Emre'ye teşekkürü bir borç bilirim :)

As Good As It Gets



Obsesif kompulsif bozukluğa sahip bir adamın ilaçlarını yeniden almaya başladığını söylemesi karşısındaki için  güzel bir iltifat mıdır? Eğer ardından "You make me want to be a better man" diyorsa bence gelmiş geçmiş en iyi iltifatlardandır. O an bu iltifata nail olan Carol'ın Merlin'e bakışı ise tüm şaşkınlığını ve hayranlığını o kadar güzel anlatır ki, öyle bir iltifat ancak bu kadar güzel bir bakışla tamamlanabilirdi dedirtiyor bana.



Duvara Karşı



Sibel hastanede beklerken karşısındaki adama öyle bir bakar ki o an anlarsınız baktığı adam sadece hoşlanıp  gözünün kaydığı biri değildir. Sibel'in kurnaz bakışları kafasında gizli bir plan kurduğunu ve gözünü diktiği adamın da birazdan bu planın bir parçası olacağını önceden hissettirir sanki. Ardından bir anons duyulur: "Cahit Tomruk".  O an adamın Türk olduğunu anlar Sibel, yüzünde bir gülümseme belirir ve koşup Cahit'e  "Sen Türk müsün? Evlensene benimle" der.

     

Aralık Başlarken

"Sahne Seçtim Ben"i birden aklıma gelen bir konsept üzerine, çok da düşünmeden hemen açtım ve bu kadar bağlanacağımı cidden tahmin etmiyordum. Günlük yazılar, resimler, linkler, hiç planda yokken bir anda aklıma gelen  sahneler derken de blogum birinci ayını doldurdu ve sıra geldi yeni ayın konseptine.

Aralığın konseptini açıklamadan önce büyük bir teşekkürle başlamak istiyorum aslında. Blogumu okuyan, takip eden, konuk yazarlarım olan, blogumu her fırsatta daha çok insana duyuran ve yazılarıma yorum yapan  herkes,  sayenizde uğraşmaktan çok keyif aldığım bir meşgalem var artık.

Bu ayın konseptini belirlerken iki fikir arasında çok kararsız kaldım; ama danıştığım arkadaşlarımın da desteğiyle bu ayın konseptini en çok sevdiğim "Bakış Sahneleri" olarak belirledim. Bazen öyle bir bakış izlersiniz ki bir filmde, sanki o an karakter sadece gözleriyle oynar, hiçbir konuşmanın, repliğin anlatamayacağı ve hissettiremeyeceği şeyi hissettirir size. Filmden çıkarsınız; ama o bakış gözünüzün önünden bir süre gitmez ya da filmden bahsedilince ilk hatırladığınız şey o bakış sahnesi olur. 

Bu ayın sahneleri de benim hafızamdan silinmeyen bakış sahnelerinden oluşacak. Umarım siz de en sevdiğiniz bakış sahnelerini benimle paylaşır ve blogumun konuğu olursunuz aralıkta.

Sevgiler,
Mehmet