Bu da Benim Listem




Her yıl şu karmaşayı yaşarım, 2011'in en iyi filmleri listesi 2011'de izlediğimiz filmlerden mi oluşmalıdır (Çok geç vizyon yüzü gören 2010 filmleri buna dahil midir?) yoksa ilk kez 2011'de görücüye çıkmış filmlerden mi oluşmalıdır? Nedense bana ikincisi daha mantıklı geliyor.

Ben de kendi çapımda bir ilk 10 hazırladım ve biraz da üzerine birkaç bir şey söylemek istediğim filmlerden bahsetmek istiyorum.

Önce alt alta sıralı listemi takdim edeyim :)

1- A Seperation
2- The Tree of Life
3- Midnight In Paris
4- We Need To Talk About Kevin
5- Melancholia
6- Pina
7- Neds
8- Bir Zamanlar Anadolu'da
9- The Kid with a Bike
10- Le Havre / Sleeping Sickness

2011'de izlediğim; ama 2010 yapımı filmlerden de Nostalgia For The Light, The Strange Case of Angelica ve Another Year çok sevdiğim filmlerden. Bir de listeme giremeyen; ama iyi ki izledim dediğim filmler var. My Week with Marylin, A Dangerous Method, Miranda July'nin the Future'ı, Roy Sher'in belgeseli "Benim Tatlı Kanaryam" ve İmre Azem'in belgeseli "Ekumenopolis" şu an aklıma gelenler.

Aslında bir de özel bir paragraf açmak istediğim bir film var: The Artist. İzlerken güldüm, eğlendim, komik bir sessiz dönem filmi izlemenin keyfini sürdüm; ama nedense muhteşem bir film diyemiyorum ben The Artist'e. Açıkçası abartıldığını düşünüyorum ve 2011'de bize muhteşem dünyalar ve atmosferler sunan filmlerin yanında cılız kaldığını düşünüyorum. 

Bir de maalesef çok büyük beklentilerle izleyip hayal kırıklığına uğradığım filmler vardı 2011'de. En başta "Return" ve "Banishment" filmlerine hayran olduğum Zvyagintsev'in  Elena'sı beklentimin çok çok altında kaldı, Özcan Alper'in Gelecek Uzun Sürer'ine de çok büyük bir heyecanla gittim ama o da beklentimin altındaydı. Bir de tabi son olarak her en iyiler listesinde karşıma çıkan The Skin I Live In var. Maalesef ilk kez bir Almodovar filmini sevemedim ben. Almodovar filmlerindeki o karaktere her şeyi yaptırabilen tutku bunda iyi işlenememişti sanki, filmin dallı budaklı hikayesi bu sefer iyi değildi diye düşünmekteyim. (Yorumlarda tartışmalar başlayabilir bence :) )

Son olarak da hala izleyemediğim ve izlemek için sabırsızlandığım filmlerden bahsedeyim, kim bilir belki ilk 10 listem değişir sonradan. Öncelikle Shame'i merakla bekliyorum. Drive, Moneyball, Carnage, The Descendants, Iron Lady ve J. Edgar... Liste uzar gider, derken 2012'nin filmleri de işin içine girer ve bitmez tükenmez, sınırsız film izleme isteği sürer gider...

2012'de de 2011'deki kadar iyi filmler izleyebilmek dileğiyle... Yeni yılınız kutlu olsun.




Melancholia



Melancholia, ,benim için 2011'in en çarpıcı filmi. Distopyan bir filmin bu kadar sarsıcı ve yıpratıcı olabileceğini hiç düşünmemiştim açıkçası. Filmin daha henüz başında gösterilen muhteşem kareler, filmin atmosferini o kadar güzel kuruyor ki -güzel derken filmin amacına güzelce hizmet edişinden bahsediyorum, yoksa pek de iç açıcı kareler değil aslında - o malum sona yaklaşışı içinde gibi hissettirerek devam ediyor film. 
Filmin ikinci kısmında Justine karakterinin değişen halet-i ruhiyesi çok etkileyiciydi. Filmden seçtiğim sahnelerin de filmin ilk yarısında ve ikinci yarısında (Trier tarafından iki parçada işleniyor film) Justine'in durumunu en iyi betimleyen sahneler olduğunu düşünüyorum. 
Filmin ilk yarısında Justine'in küvete giremeyecek kadar bitkin olduğu ve ayağını bile kaldıramadığı sahnede sanki benim de bütün enerjim çekilmiş gibi hissettim. Filmin diğer yarısında Melancholia'nın ışığının Justine'in vücudunu yıkadığı sahne ise bence hem çok estetik ve erotik bir sahneydi, hem de bir nevi ölümle dans edişti sanki.




My Week with Marilyn



Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en meşhur film yıldızı Marilyn Monroe'nun İngiltere'de film çekimi için bulunduğu bir haftayı anlatan bu filmi merakla bekliyordum ve Randevu Film Festivali'nin seçkisinde bu filmi görür görmez hemen biletimi aldım. Film, Monroe'nun İngiltere'de çekilen filmi The Prince and The Show Girl filminin asistanlarından Colin Clark'ın günlüğünden uyarlanmış ve film Colin'in film setinde Marilyn ile kurduğu ilişkiyi anlatıyor. Sinemanın o şaşaalı dönemini benim gibi çok  merak edenlerdenseniz filmin inanılmaz bir atmosferi var ve keyifle izleniyor. Filmin başında acaba Michelle Williams Marilyn Monroe'yu nasıl canlandırdı diye düşünürken Marilyn'in uçaktan indiği sahneyle beraber kendimi büyülenmiş bir şekilde filmin içinde buldum. Marilyn'in o muhteşem star ışığına sahip ve hakimdi Michelle Williams'ın Monroe canlandırması.

Filmin en etkileyici sahneleri Marilyn Monroe'nun çok büyük bir film starı ve hatta bir marka olduğunu aslında kendisinin de bildiğini hissettirdiği sahnelerdi. Marilyn'in aslında kırılgan, sevgiye muhtaç ve yalnız karakterinin bu kadar meşhur ve gözde oluşu ile yarattığı tezat, filmde incelikle işlenmişti.

Son olarak şunu diyebilirim ki, aslında o dönemi ve Marilyn Monroe'yu böylesi güzel kotarılmış bir filmde izlemek çok keyifliydi; ama bu Marilyn Monroe sonuçta, onu izlemek insanda buruk bir his de bırakmıyor değil.

  

Esra'nın Filmi The Artist



Sahne Seçtim Ben’in Aralık temasına yazmak gerçekten mutlu ediyor beni, önce bunu belirteyim. Tam bir ödül töreni freaki olarak, henüz daha adaylar açıklanmadan bu konsepte yazacağım film aklımdaydı. Fakat hali hazırda SAG ve Golden Globe adayları da açıklanmışken büyük bir hevesle, bu senenin son yarısında izlediğim filmler arasında favorim olan ile alakalı birkaç cümle karalamak güzel olacak.
Sözü fazla uzatmadan filmi ifşa ediyorum; The Artist.
1920’ler ve 30’lar Hollywood’unda inişe geçen ünlü bir aktör ve bu aktör sayesinde büyük çıkışını yapan bir aktristin temelde basit bir hikaye üzerine kurulmuş olan ilişkisini anlatıyor film. Bu filmi izlemeden hemen önce Midnight In Paris’i izlemiştim ve The Artist’i izledikten sonra vardığım sonuç zamanda geriye gidebilmek için, gece yarısından sonra Paris’in arka sokaklarına gitmeme gerek kalmadığıydı. Sanırım filmi kendim adına en iyi bu cümle ile ifade edebilirim.
Ve de 2011’i geride bırakmaya başladığımız şu günlerde açıklanan SAG ve Golden Globe adayları arasında da en iyi film, en iyi erkek oyuncu (Jean Dujardin) ve en iyi kadın oyuncu (Bérénice Bejo)  dallarında aday. Hani hep Golden Globe için Oscar provası derler ya, Oscar’da da yine ana ödüllerde adaylığını koyacağını ve hatta ödülü alacağını düşünüyorum.
Yazıyı sonlandırmadan geleyim en sevdiğim sahnesine The Artist’in;
Peppy’nin, George’un ceketiyle aşk yaşadığı an. Peppy bu sahnede henüz çok ünlü değildir ve dönemin en ünlü aktörlerinden George Valentin’e de sırılsıklam aşıktır. Gizlice George’un soyunma odasına girer ve orada George’un ceketine vücut buldurarak bir süre romantizmin doruklarına çıkar.
2011 biterken, birkaç aya sahibini bulacak olan en iyi film ödülü Oscar’ını alması kuvvetle muhtemel olan Artist’in fragmanıyla baş başa bırakıyorum sizleri.


 

The Ides of March



2011 Oscarları için konuşulan filmlerden biri The Ides of March. Ama nedense bende pek de oscar için yarışabilecek bir film hissiyatı uyandırmadı. Senaryonun çok hızlı geçtiği yerler vardı, stajyer kızın hikayesi zayıftı, en sevdiğim aktörlerden Philip Seymour Hoffman'ın canlandırdığı karakter de aşırı klişeydi bana kalırsa. Filmde oyunculuk adına Ryan Gosling'in çok iyi bir performans sergilediğini söyleyebilirim. Bir de filmin siyasi entrikaları ele alış biçimini sevdiğimi belirtmem gerek. Siyasilerin beyin takımlarının rekabeti ve hileleri;  aralarındaki kuşak farkının yarattığı farklılıklar perdede izlemesi keyifli çatışmalar doguruyordu. Filmde pek çok sahnede dikkatimi çeken bir unsur da yüzleşmelerin gerçekleştiği sahnelerde ışığın kullanımıydı. Yüzlerin yarısını aydınlatan ışıklar bu işin içindeki herkesin ikiyüzlülüğünü vurgular cinstendi. 

  

2011'in sonuna yaklaşırken...

Artık yavaş yavaş bu yılın filmleri değerlendirilmeye ve ödüller sahiplerini bulmaya başladı. Tahminimce ayın 15'inde Altın Küre adaylarının da açıklanmasıyla bu en'li listeler alıp başını gidecek. Ben de üzerine bir şeyler söylemek istediğim 2011 filmlerinden sahneler seçerek bir seçki oluşturacağım bu ay. Sizlerden de 2011 filmlerinizin sahnelerini bekliyorum. 

P.S: Sight&Sound dergisinin 2011 değerlendirmesine göz atmak isterseniz:  

Hangi İnsan Hakları?


"Hangi İnsan Hakları?" benim de 2 yıldır ufak bir parçası olduğum Documentarist ekibinin düzenlediği bir film festivali. Bu yılın teması da "Çocuklar ve Hakları". Haftasonu ne izlesek diyenler için yarın -cumartesi- festivalin son günü ve tüm gösterimler ücretsiz. Festivalde gösterilen belgeselleri incelemek ve festival programına göz atmak için:


He's Just Not That Into You


"I don't deserve you. That's my favorite one."

 He's Just Not That Into You, kadın-erkek ilişkileri üzerine kurulu, kalabalık kadrolu, bol Hollywood yıldızlı film furyasından. Filmde karakterler dışında sıradan insanların direk kameraya karşı ilişkilerdeki bahaneler veya yalanlar üzerine konuştukları kısa bölümler var ve onlardan biri oldukça eğlenceli. Resimdeki iki kadın erkeklerin ayrılırken kullandığı klişe sözlerden bahsediyor.

http://www.youtube.com/watch?v=APdfCXufnOA

7 Kocalı Hürmüz


 
Seyirciye dönük Türk filmlerini düşündüğümde aklıma ilk Ezel Akay'ın filmleri geldi. Ezop'tan masallar olarak izlediğimiz filmlerinin sonuncusu 7 Kocalı Hürmüz, belirgin oyunculuklarıyla, tiyatro sahnesine benzeyen dekoruyla ve bol müzikli yapısıyla doğal ve minimal olmanın aksine dışavurumcu ve şaşaalıydı. Ezel Akay'ın da röportajlarında bahsettiği şey filmin batının alışık olduğumuz anlatım tarzını değil de doğununkini baz aldığı idi. Filmin belki de dördüncü duvarı en bariz yıkan sahnesi, "yalnız kullar" eşliğinde topluca dans edilen sahnede Hürmüz'ün seyirciye göz kırpışı ve ardından kameranın görünmesi idi. 
 
 

Persona



Persona'nın başlangıç sahnesini yazmayı düşündüğüm an filmi yeniden izlemek, film üzerine yeniden bir şeyler okumak istedim. Çünkü her seferinde farklı bir şey görüyorum -veya gördüğümü zannediyorum- ve filmden anladıklarımın kesinliğini biraz daha yitiriyorum. Üzerine o kadar çok eleştiri yazılmış ki ben de bir makale paylaşmak istedim burdan, vaktiniz olursa okuyun derim. (Makalenin dili İngilizce)

Persona'nın başlangıç sahnesinde küçük çocuğun ekrana dokunduğu sahne, üzerine pek çok şey söylenen bir sahne. Sahne bir yandan çocuğun Elizabeth karakteri ile bağlantısı üzerinden okunuyor; ama diğer yandan da çocuğun dokunduğu resim Elizabeth'in portresi; ama bu resim muğlak bir şekilde Anna'nın görüntüsüne de dönüşüyor.

     

Amelie



Amelie, sinemada film izlerken kimsenin dikkatini çekmeyen küçük detayları fark etmeyi sevdiğini ve eski Amerikan filmlerinde şoförlerin araba sürerken yola bakmamalarını sevmediğini anlatırken...

Amelie insanı mutlu kılan, sinemanın o iyileştirici efsununu sunan filmlerden biri. Benim de en favori filmlerimden... Amelie o kadar güçlü bir karakter ki yarattığı o muhteşem dünyanın varlığına inanmaktan ve o  dünyaya dahil olmaktan başka bir çare bırakmıyor :) Ee ne de olsa bir enginar bile bir kalbe sahiptir!
  
   

A Cock and Bull Story



A Cock and Bull Story, 2006 İstanbul Film Festivali'nde yabancı film dalında Altın Lale'yi kazanan film. Festivalle tanıştığım yıl, Emek Sineması'nda bu filmi izlerken bir yandan güldüğümü bir yandan da "bu nasıl bir film, değişikmiş" dediğimi hatırlıyorum :) 

Film, bir romandan uyarlama ve filmin yönetmeni, The Killer Inside Me'nin de yönetmeni olan Michael Winterbottom. Resimde gördüğünüz sahnede de filmin içindeki filmin başrol oyuncusu (doğal olarak filmin de başrol oyuncusu) "bakın film içinde film çekiyoruz, bunu da size anlatıyoruz" dercesine bizlere rolünden bahsediyor. Film hakkında daha detaylı bilgi edinmek ve fragmanını izlemek isterseniz:

  

Funny Games



Sinemada şiddet üzerine konuşulduğu zaman es geçilemeyecek filmlerden biri Funny Games. Filmin 1997  Avusturya yapımı ve bir de Amerikalılar izlesin diye yeniden İngilizce çekilmiş 2008 yapımı mevcut. Film sinemada alışık olduğumuz şiddet ve gerilim unsurlarıyla seyirciyi delirtecek derecede oynuyor. Tabi bunu yaparken seyirciyi ti'ye almaktan, seyirciyle dalga geçmekten de geri kalmıyor. Filmin dördüncü duvarı yıkan sahnelerinden birinde de Anna'yı köpeği bulması için yönlendiren Paul kameraya dönüp göz kırpıyor. Bu sahneyi izlerken afalladığımı hatırlıyorum. 


Film boyunca Haneke'nin bizi maruz bıraktığı anlamsızlaşan ve saçmalaşan şiddet, filmden sonra üzerine düşündükçe beyninizi kemirebilir. Benden uyarması... 

Epey Bir Zaman Sonra

Çook çok uzun bir süreden sonra yeniden merhaba. Epey bir zaman geçti yazmayalı ve nasıl başlayacağımı da bilemedim açıkçası bu kadar aydan sonra. Bu süre zarfında "neden yazmıyorsun, yazacak film mi kalmadı, blogunu kapattın mı" gibi sorulara pek net cevaplar veremesem de "ama artık yeter, yaz artık" diyerek kendi kendime çıkışınca güzel bir konsept arayışına girdim. Galiba içime sinen bir temam var artık. Bu ay "dördüncü duvarı yıkan" sahneler olacak blogumda. Seyirciyle beyazperde arasında olduğu hayal edilen o dördüncü duvarı  yok sayıp karakterlerin bize hitap ettiği sahneler... 

Aklınıza ilk Woody Allen fılmleri veya Funny Games geliyorsa bence başlamaya hazırız :)
Sizlerden de sahnelerinizi bekliyorum bu ay.
Sevgiler,

Gönül Yarası



Gönül Yarası'nın en güzel sahnesidir benim için. Dünya'yı bir türkü bara götürür Nazım ve orada Aynur'un muhteşem sesiyle mest olur Dünya. Gözyaşlarını tutamaz şarkıyı dinlerken. Nazım, Kürtçe bilmediği halde şarkıya ağlayan Dünya'ya şaşırır; ama bu şarkıya ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerekir? 



Benim Tatlı Kanaryam - My Sweet Canary



Benim Tatlı Kanaryam, rembetiko müziğin divası Roza Eskenazi'nin hayatını ve şarkılarını anlatan bir belgesel. Rembetiko müziğin ne olduğunu belgesel esnasında öğrenmem ve bu kadar yakınımdaki bu müzik türünü bu kadar geç anlamış olmam çok şaşırttı beni. Çadırımın Üstüne, Aman Doktor, İzmir'in Kavakları rembetiko müzik türünün şarkıları mesela. 
Filmin enterasan yanı Roza Eskenazi'nin peşine düşen yönetmenin yolculuğuna 3 sanatçıyı da dahil etmesi.  Yunan, Türk ve de bir İsrailli sanatçı ile Roza'nın izini sürmeye başlıyor yönetmen. Roza'nın müziğini etkileyen   üç kültürün de insanlarıyla ilerliyor film. Yönetmenin elinde Roza'nın müzik kayıtları olmasına rağmen bu yorumcuların rembetiko performanslarını da izliyoruz belgesel boyunca. İşte bu noktada ben bu performansların yönetmenin anlatmak istediğine çok büyük bir katkıda bulunduğunu düşündüm belgesel boyunca. Roza'nın pek çok şarkısının, bu 3 sanatçının ve diğer konuk sanatçıların canlı müzik performansları ile sunuluşu, paylaşılan ve ortak bir kültür olan çok sesli bu müziğin anlaşılırlığını arttırıyordu. Müzisyenleri ve yorumcuları dinledikçe, onları sahnede izledikçe  Roza'nın müziği daha güçlü bir anlatıma kavuşuyordu.


  

Müzikli Geri Dönüş

Film festivali sonrası büyük bir rehavete kapıldığımı itiraf etmeliyim. Benim için sinemasız ve biraz yoğun geçen bu süre zarfında çok az film izleyebildim ve bloguma da uzunca süre bir şey yazamadım. Bugün izlediğim bir belgesel, sonrasında beni sinema ve müzik ilişkisi üzerine düşünmeye teşvik etti. Merak ettiğim şey müzik performanslarının  filmin ve seyircinin üzerinde yarattığı etki. Beyazperdede birini şarkı söylerken görmek filmin gidişatı sırasında çok büyük bir yoğunluk yaratabiliyor. Soundtrack veya arka fon müziğinin çok çok ötesinde bir etki oluşturabiliyor filmlerdeki performanslar. Müzik ve görüntü birlik olarak anlatıyı çok güçlü kılıyor. Ne demek istediğimi sahneler üzerinden anlatarak daha rahat açıklayabileceğimi düşünüyorum. Bir de bu ay, filmlerdeki müzik performans sahnelerine ek olarak çok beğendiğim, adeta bir kısa film gibi oluşturulmuş müzik videoları üzerine de yazmak istiyorum. Görüntü sanatının müzikle kaynaşması üzerine bol bol kafa yoralım bu ay. Sizlerin de müzik performanslı sahnelerinizi ve çok beğendiğiniz video klipler  hakkındaki yorumlarınızı bekliyorum. 

P.S: Bu ayki temamı belirlememi sağlayan, bana ilham veren belgesel film Documentarist İstanbul Belgesel Günleri'nde izlediğim "My Sweet Canary- Benim Tatlı Kanaryam".

NEDS - Serseriler



Üzerine birkaç bir şey yazmak istediğim, festivalin iyi filmlerinden biri de Neds'ti. Film, çok çalışkan ve örnek öğrenci John McGill'in büyüdükçe okuldan kopuşunu ve mahallede serserilik yapan bir gruba dahil oluşunu anlatıyor. Filmi izlerken napsın şimdi bu çocuk bu sosyo-ekonomik koşullar altında dedim durdum. Orta sınıfın "İyi bir gelecek için eğitim şart!" inanışını sorgulatan, olay örgüsü başarıyla kurulmuş bir film Neds. John'un evde her daim sorun çıkaran babasını izlediği sahne de filmde en çok etkilendiğim sahneydi.



Nostalgie de la lumière - Işığa Özlem



Şili'de bulunan Atacama çölü dünyada nemin olmadığı tek bölge. Astronomi ve arkeoloji çalışmaları için de dünyadaki en elverişli yerlerden biri. Dünyanın ve kainatın nasıl oluştuğunu, insanlığın nereden geldiğini araştıranlara mesken olan bu çölde, geçmişle derdi olanlar sadece bilimadamları değil maalesef. Şili'nin yakın tarihindeki askeri darbede katledilen binlerce kişinin cesedi de bu çöle gömülmüş ve ölenlerin yakınları da yıllardır bu çölde kayıplarının cansız bedenlerine ulaşmaya çalışıyor. Bir yanda dev teleskoplarla milyonlarca, milyarlarca yıl öncesindeki geçmişi araştıran bilimadamları, bir yandan Şili'nin yüzleşemediği yakın tarihinin kanıtlarını arayan Şilililer... Herkesin bu çölde buluştuğu ortak bir amaç var, o da "geçmişin izlerine ulaşmak". 

Işığa Özlem, son bir-iki yılda izlediğim en iyi belgeseldi diyebilirim. Atacama çölünün şahidi olduğu tüm bu olan biteni muhteşem bir anlatım tarzı  ile izlemek çok etkileyiciydi. 


    

La Vida Util



25 yıldır bir sinematekte çalışan Jorge'un, bu sinemateğin kapatılması ile işsiz kalışını anlatan bir film La Vida Utile. Yıllardır sinemayla yatıp kalkan, beyazperdenin ışığı ile yaşayan Jorge'un, dışarıdaki hayata, güneş ışığına çıkışı ile yaşadığı değişiklik anlatılıyor filmde. Tabi bu alışık olmadığı düzene geçişinde de Jorge'a en çok yardımcı olan şey yine sinema :) Resimdeki sahne Jorge'un şaşkınlığını ve duraksamasını çok güzel betimleyen bir sahne.